18 Haziran 2017 Pazar

Kuralları kim koyuyor?

     Hayatımın özellikle son 3-4 senesinde, kuralları sorgulamadan kabul etmiyorum. "Bu yasak" gibi bir sözün arkasındaki nedenin net olmaması, o kurala gösterdiğim saygıyı da etkiliyor. Kız arkadaşım genelde "Bunu yapmak yasak değil mi?" diye sorduğunda "Yasak, ama yine de yapabilirim" şeklinde cevap verdiğim bir sürü örnek oluyor.

     Peki bu neden böyle ve çözümü nedir? Benim derdim tepeden inme kurallarla, daha doğrusu, insanlara dayatılan ve insanların seçme hakkının olmadığı kurallarla. Bunlar gerek okulda karşılaştığınız saçmalıklar olsun, ister anayasada yazsın. Bir insanın bir ülkede doğdu diye o ülkenin yasalarıyla yaşamak zorunda olması bence saçmalık.

    Oturup muhabbet ederken bu konu açıldığında ve fikirlerimi söylediğimde gelen ilk tepki "Ama yasa olmasa, şimdi biri çeker vurur seni" gibi bir şey oluyor. İnsanlar, kuralların devlet tarafından konulmadığı sürece bir kaosun ortaya çıkacağına inanıyor. Ben ise inanmıyorum.

    Bugün koşarken bu konuya dair çok güzel bir örneğe denk geldim. Aşağıdaki fotoğraflar Stuttgart - Bad Canstatt'tan. Aralarında 50 metre olan iki köprüaltı.




Aralarında tek bir fark var, bir tanesinde Graffiti suçsuzlaştırılmış. Sizce hangisi?
Hangisi daha düzenli?
Cevap, alttaki fotoğraf. Yani, ben şimdi bir kaç kutu kırmızı boya alsam ve bu gece hepsinin üzerine çarpı atsam, kimse bir şey diyemez. Peki neden bu kuralsızlık ortamında kaos yok?
Çünkü kuralsız değil! 
Kurallar :
1 ) Eğer daha iyisini yapamayacaksan, başka graffitinin üstünü kapatma
2 ) Çöpleri topla
3 ) Boş kutuları delin
4 ) Dostane olun
5 ) Graffiti yapanların fotoğraflarını çekmeyin
Uymazsanız zorluk çıkar

Bu kuralların hiçbir bağlayıcılığı yok, hatta neredeyse hepsinin üstü çizilmiş, anlaşılan bir uzlaşı da yok. Ama en önemlisi bir kaos da yok! Gerçekten çok güzel bir altgeçit. Bir kaç fotoğrafı daha alta ekliyorum.

Kısaca, kafamda olan şeylerden bahsedip bir örnek sundum. Umarım size de üzerinde düşünecek bir konu vermişimdir. 

Kendinize iyi bakın!



4 Şubat 2016 Perşembe

Hayattan Ne Beklemeli?

Merhaba,

Bir cok arkadasim yavas yavas mezun oluyor, is ariyor, calisiyor. Benimse daha önümde uzun yillar var gibi duruyor. Bu süreyi avantajima kullanip kalan hayatimi nasil gecirmek istedigime de bolca kafa yoruyorum. Insan nasil mutlu olur? Neden bu kadar cok calisiyoruz ya da neden bir seyler basarmak icin kendimizden bu kadar ödün veriyoruz?

Ben Almanya'da okuyorum. Ablam da burada okudu, simdi burada is sahibi. Almanca bilmeden buraya gelip de önce dil ögrenmeye sonra da daha yeni ögrendiginiz bu dilde üniversite bitirmeye calismak cok zor. Ama zaten o yüzden buradayiz. Kolay olsa, neden her seyimi Istanbul'da birakip buraya geleyim degil mi?

Iste burada insanin önüne 2 secenek cikiyor.
1 ) Kendine cok zor bir hedef koy, bu hedef icin cok calis ve bunu basar.
2 ) Kendine kolay bir hedef koy, böylece sinirsiz stressiz bir hayat yasa ve mutlu ol.

Ben hangisini sececegimi henüz bilmiyorum.

Bu secenek bir lüks elbette. Bir cok insanin "Ben cok kasmasam da ac/acikta kalmayacagim" deme sansi yok. Bu secime erismek icin bile belli bir süre cok calismak gerekiyor da olabilir. Ama konuyu size söyle özetleyecegim.

Uzaya gidip hedefinden sadece 1,3 metre uzaga inebilen roket

Secenek 1 ) Calis, basar, mutlu ol.

Ben, hayatimin son 5 senesinde bir sey anladim. Eger herkesin bakip "Vay be" dedigi bir sey yapmak istiyorsan, cok calisicaksin. Herkesten cok calisicaksin. Serdar Kuzuloglu bir yazisinda "Calismadan basarili olmak imkansiz degil, ama cok calisarak basarisiz olmak imkansiz" gibi bir sey yazmisti. Ben acikcasi bundan cok etkilendim ve kendime her zaman da hatirlatirim. Basarilarina gipta ettigimiz insanlarin cogu, inanilmaz fazla calisiyor. Istediginiz örnegi alabilirsiniz. Ben Elon Musk'ciyim.

Insanlarin yaptiklariniza bakip "vay be" demesi insani mutlu ediyor. Bu yüzden sevdiginiz bir seye bu kadar vakit ayirmak da acikcasi o kadar koymuyor. Ne kadar stres/sikinti da olsa sonunda hedefe ulastiginizda mutlulugunuz o denli büyük oluyor.

Iskeleye de bi zimparanin zamani geldi
Secenek 2 ) Relax, take it easy.

Mutlu olmak icin illa bir sey mi basarmak gerekir? Insan sadece oturdugu yerden mutlu olamaz mi? Deli mi sikti beni, kisin ortasinda -10 derecede sabah 7'de, daha hava karanlik ulan!, ise baslayayim?
Simdi, her gece sakin sakin uyuyup, sabahlari dinc kalkip, insanin kendisini cok zorlamayan bir iste calisarak, hayatini bira, mangal, kitap, sinema, ic dinginlik gibi seylere yöneltmesi imkansiz mi? Degil. O zaman ne bu cilginlik? Düsünsene, mis gibi deniz kiyisinda bir yerde yasiyorsun, evden cikip denizin serin sularina atlaman en fazla 5 dakika sürüyor. Yazin dinlenecegin bahcen, kisin önünde oturacagin soban/söminen var. Yaninda da hayatini daha da güzellestiren bir insan. Daha yazarken yumusadim ben, stres kelimesini anmak bile gelmiyor icimden.

Ben iste buna hala karar veremedim. Mutluluk, olaganüstü seyler basarmak mi, yoksa "benim tek derdim sahilden gelince ortalik biraz kum oluyor" cümlesini kurabilmek mi?

Acele de etmiyorum. Su siralar, cok calisma kismini deniyorum. Okul bitsin, bir süre sadece ayagimin altina yapisan karpuz cekirdekleriyle ilgilenmeyi planliyorum.


24 Şubat 2014 Pazartesi

Tartışma Üzerine Ahkâm (19. YY Mecmuası Stayla)

Selamlar!

Bu yazıda toplumdaki tartışma kültürü hakkında ahkâm keseceğim.

Ülkemizdeki kutuplaşma herkesin malumu. Fikirleri biraz bile farklı olan insanlar uygun ortam bulduğunda karşısındakini dinlemeden, kendi fikirlerini saçmak, karşı fikirleri ezmek ve tartışmanın "galibi" olmak istiyor çünkü tartışma onlar için "Fikirlerin çarpıştığı ve yalnızca bir fikrin ayakta kalabildiği bir er meydanı.". Eğer iki taraf da inatçı çıkarsa, bu tartışmanın en baydığı zaman gruptaki birisi "Neyse abi, bu saatten sonra ne benim fikrim değişir, ne senin" der ve saatlerdir süren o tartışmanın doldurduğu oda bir anda soğur, sessizleşir, herkes "yahu napıyorduk biz?" diye düşünür, coşkuyla fikirlerini saçan ya da coşkuyla fikirlerini saçanların sırasını savmasını coşkuyla bekleyen kişiler "yahu ne zamandır telefona bakmadım, bakayım facebook/twitter/whatsapp'da ne olmuş." diyerek akıllı telefonlarının parlak ekranlarına döner. Hepimiz en azından bir kere bu tartışmanın içinde aktif rol oynadık.

Ben artık böyle tartışmalara girmiyorum elimden geldiğince. Çünkü kısaca yaptığım özette görüldüğü üzere, ortamın içine sıçmaktan öte bir sonuçları olmuyor böyle şeylerin. Bu yazıyı okuyan ve kendisini "özgürlükçü" vb. sıfatlarla tanımlamayı seven bir çok insan ise, ateşle devam ediyor bu tartışmalara.

Peki bu tartışmalar neden bu kadar amaçsızlaşıyor?

Öncelikle kimsenin fikrini değiştirmeye niyeti yok. Fikir değiştirmek kötü bir şey olarak görülüyor. Siyasilerin 15-20 yıl önceki videolarını yayınlayıp "Bak o zaman ne dedi, şimdi ne dedi" diye eleştirilmesi buna örnek mesela.

Ama asıl mesele şu ki, herkes her şeyi anlamaya çalışıyor. Anlamaya çalışması aslında güzel bir şey, desteklenmesi lazım. Sonuçları ise çok vahim; kişi, anlayamadığı şeyi kısaca "aptal" olarak nitelendiriyor ve olay onun için kapanıyor. Anlamadım, demekki anlamsız, o zaman aptal, o zaman buna inananlar da aptal, haydi ona karşı var gücümüzle fikirlerimizi dayatalım.

Bunun en sık karşılaşıldığı durum elbette ki inanç meselesi. Dindarlar olaya "her şey tesadüfen nasıl olabilir, olamaz!", "Biz maymundan mı geldik!?", "Darvin de ölmeden önce yazdıklarının yalan olduğunu söylemiş!" tarzı yaklaşırken, ateistlerin açısından dindarlar "Yalanlara kanan milyarlarca koyun", "Dogmaları sorgulamayan akılsızlar" tarzı yaklaşıyor.

Siyasi olarak da bunun etkisi "Cehapeliler din düşmanı!", "Bunlar Milli Şefçi!", "Laikçi!" ya da "Adam bir torba kömüre oyunu satıyor!" şeklinde görülebilir.

Şimdi, burada sorun net bir şekilde APTALLIK. Herkes kendisinin ne kadar zeki olduğundan emin olduğu kadar karşısındakinin aptallığından emin. Aptal, çünkü başka bir şeye inanıyor. Akıllı olsa TABİİ Kİ SENİN MÜKEMMEL ZEKANLA ULAŞTIĞIN SONUCA ULAŞIRDI. Sorun olan aptallığın hangi tarafta olduğu da açık sanırım.

Peki n'apalım o zaman?

Seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım!
Her şeyi anlamak zorunda olmadığımızı kabul edelim öncelikle. Bilgi çağında hepimiz her türlü bilgiye ulaşabiliyorken bunu kabul etmek çok zor olabilir. "Bilmiyorum, anlamıyorum" bugün unuttuğumuz, sadece 0,35 saniyede bilgileri önümüze dizen Google sayesinde rahatlıkla üstesinden geldiğimize inandığımız kavramlar. Ancak çağımızın hastalığı, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak.

Doğrunun kişiden kişiye değişen bir şey olduğunu kabul edelim. Senin doğru-yanlış yargı mekanizman, senin yaşadığın çevrenin etkisiyle gelişen bir şey ki çevre bile sadece etki eder, kontrol edemez bunu. O nedenle senin doğrundan başka doğrulara inanan insanlara uzaylı görmüş gibi bakmayalım, çıtır çıtır kafamızda yargılayıp, haksız bulup, "Tamam ben senin ne diyeceğini anladım lafını bitir de kendi fikirlerimi suratına ÇAT ÇAT çarpayım, utan yerine dibine gir" şeklinde devrik bakışlar atmayalım. Atacaksak tartışmayalım. Siktiret hacı bak dalgana diyelim, bira içelim.

Evet, eyyorlamam bir kez daha bitti. Belki akıcı olmamış olabilir, insanın düşüncesini toplayıp yazması kolay bir şey değil ve elbette ki bloga yazdığım şeyler için ön çalışma gibi zahmetlere girmiyorum. Dönüp aynı konuya gelmek, sonsuz döngüye girip kendini kaybetmek, az önce bahsedip kapattığım şeyi bir daha yazmak gibi olaylardan kaçınsam da, olduysa mazur görün.


Şu kız da NET GÜZEL. Bu kızı güzel bulmuyorsanız hiç tartışmayalım zaten.

1 Aralık 2013 Pazar

Türkçe Rock ile Ders Çalışmak

Selamlar,
Tam da ders çalışmam gereken bir zamanda "Nasıl ders çalışılır?" diye bir yazı yazmaya girişmem, ders çalışmamak için yapılan şeyler listesinde ironik bir yere oturuyor sanırım. Yine de biraz kafamı boşaltıp, ardından dersime döneceğim.

2 yıllık yoğun LYS maratonunda, gecemi gündüzüme katıp çalıştım diyemem. Ama çalıştım. Dersane olsun, okul olsun, insan şöyle ya da böyle gerçekten baya baya çalışıyor her şekilde. Bu sayısal çalışmanın sonunda ise Almanya'ya geldim ve dil öğrenmem gerekti. Bu kadar ağır ve uzun bir sayısal çalışma temposundan sonra Almanca öğrenmek -her ne kadar kolay olmasa da- ciddi bir goygoy gibiydi. Dil sonuçta, ezberle, pratik yap konuş. Test çözmek yok bir şey yok. Gazete oku, haber/dizi izle, milletle muhabbet et şeklinde 2 yılın sonunda (oturup sadece gramer çalıştığım aylar da oldu elbette) Almanca'yı kotardım ve yüksek eğitime başladım.

Yüksek eğitim tabii ki eski çalışma tempoma dönmek, hatta baya baya üzerine çıkmak demekti. Kimi zaman derste ne anlatıldığını anlamayıp, önce tercüme edip, sonra kafamdaki Türkçe matematik temeliyle bağlayıp, uygulamam gerekiyor ki gerçekten kolay değil. Yine de seviyorum okulu ve çalışmayı. Başka şeylere cidden hiç vaktim kalmasa da eğitim konusundaki motivasyonum hala doruklarda, hala keyifle ders çalışıyorum.

Ama Üniversite'de ders çalışmak lisedekine cidden benzemiyor. Bir konu anlatılıyor, 1-2 formül veriliyor, bunlar ispatlanıyor ve geçiliyor. Örnek çözmek, karşına çıkabilecek soruları anlatmak gibi bir şey yok. Kendin oturuyorsun, sana ödev verilen kağıttaki soruları, o kitabı 30 kere okuyarak çözmeye çalışıyorsun. Başarılı da buluyorum aslında, şaka maka insan böyle mükemmele yakın öğrenebiliyor. Gerçi hala lisede gördüğümüz taşaklı matematiğin ekmeğini yiyorum, yiyeceğim bir süre daha.

Bu tempoda çalışmak için insanın gerçekten kendine uygun bir yöntem bulması lazım. Nasıl çalışırım? Nasıl uzun süre konsantre olurum, nasıl araları çok açmadan kafamı rahatlatırım. Ben bu soruya 1 ayda cevap buldum; MURAT KEKİLLİ!

Hatta daha spesifik olursam Murat Kekilli - Çılgın . Mükemmel bir ders çalışma şarkısı. Şaka gibi ama öyle.
Şimdi bir kere mal bir şarkı, durup dinlenecek bir şey değil. Şimdi mesela çalışırken radyo ya da 8tracks gibi bir yerden "study music" adı altında enstrümental şeyler dinlerken, güzel, sevdiğim bir şarkı çıksın, dikkatim dağılıyor. Bu açıdan Murat kekilli 1 adım önce.
İkincisi ise, şarkıyı tekrara aldığınızda, bir anda beklemediğiniz bir ses ya da sessizlik gelmiyor o nedenle monotonluk konsantrasyonunuzu bozmuyor. Ve her ne kadar şarkının nakaratı çok dile dolansa da, sürekli tekrar edince böyle bir sorun kalmıyor.
Onun dışında, benim ders çalışmaktaki en büyük sorunum, mola süreleri. Ders çalışırken insan bir sıkılıyor, kafasını kaldırıyor. Bu durumlarda en tehlikeli şey, elbette ki cep telefonunu ellemek. Bir twitter-ekşisözlük- turu 20-40 dk arası zamanı piç etmekle kalmayıp, sonrasında konsantrasyonu da bok eder. Halbuki kafanı kaldırıp murat kekilli'ye eşlik ettiğin zaman, hem kısa zamanda bu kadar saçma bir şey yaptığın için kafan rahatlıyor hem de şarkı zaten 5 dakika değil. 1 kere baştan sona söyleyip derse dönebiliyorsun. Hemen ardından başka bir güzel şarkı gelme sürprizi de yok, seni çıııılgın diye başlıyor tekrar murat abimiz.

Bu şarkıcı murat kekilli olmak zorunda değil elbette. Çoğu Türkçe Rock şarkısı bu çalışma sistemine uygun. Dikkat etmeniz gereken, şarkının ya normalde öyle dinleyemeyeceğiniz kadar sikko olması ya da çok duyduğunuz için alışkın olmanız, bayık olmaması, bir duyguya inanılmaz yüklenmemesi. Mesela "Duman-Seni Kendime Sakladım"la olmaz. Bir yerden sonra defterinizin kenarı karalamalarla, belli belirsiz eski sevgilinizin adıyla ya da sevgilinize atacağınız bir mesajla son bulur bütün ders çalışma durumu.

Mesela neler olabilir,
Duman'dan bakarsak, Oje,Yürek(çok güzel şarkı lan), Hayatı Yaşa(biraz hızlı ama gidiyor),Senin Marşın...
Teoman'a göz atarsak, Gökdelenler, Kardelen, Sürpriz...

Örnekler çoğaltılabilir. Benim en çok dinlediğim bu ikisi olduğu için öyle aklıma geldi. Murat Kekilli'nin başka şarkılarına da bakabilirsiniz, türkçe rock konusunda sıkıntı çekmiyoruz neyse ki ülke olarak

Güzel yani, eğer alternatif bir taktiğiniz varsa bana şurdan burdan ekleme yapabilir, ya da farklı şarkı önerilerinde de bulunabilirsiniz. Evet, şimdi bir 30 dk'mı bu yazıyla yediğime göre oturup lineer algebra çalışabilirim.

Herkese sevgiler!
Tabi başka türlü motivasyonlarımız da mevcut.

25 Ekim 2013 Cuma

Ohooo o da bir şey mi?

Çok canımı sıkan ve herkeste ortak olan bir alışkanlığımız var. SİDİK YARIŞTIRMAK. Herkeste ya her şeyin daha büyüğü, daha güzeli, ya da eğer konu dandiklikse daha kötüsü var. "Ya ben anlatmadım ama benimki aslında seninkinden daha anlatmaya değer." Sonra ilk anlatan bu sefer kendi anlatcağını savunmaya başlıyor çünkü paylaşmak istemiş bir şey hakkındaki görüşlerini. Sende daha iyisi falan varsa da SUS AMK.

Örnek verelim, şimdi ben Stuttgart'ta yaşıyorum. Kışın -20 ve altını gördüğümüz oluyor. Mesela 2013'te 2 ay falan kar yağdı. O sırada Twitter'da millet "Off bu ne soğuk" falan diye mesaj atıyor. Şimdi, sevgili okur, sen de atıyorsun, atacaksın tabiiki. Senin için alışık olunmayan bir durum ve bunu paylaşacaksın. Ben şimdi ocak ayında Twitter'da "Off çok üşüdüm yhaaa" yazan bütün insanlara "OLUM O NE Kİ ŞUTUTGART ŞU AN -15" yazabilirim ama ONLARA NE? Hatta biri gelir "Olum şututgart ne Erzurum'da kaç derece hava biliyon mu?" der. İstiyorum ki, insanlar alışık olmadıkları durumları birbirleriyle paylaşırken olay bir anda sidik yarışına dönmesin. "Kanka şurda bir hamburger yedim çok lezzetliydi" diyen birine cevap olarak "Oğlum asıl şurayı dene çok güzel" denmesin. Densin ama sonra densin. Kalpler kırılmasın.

-End of Section, Söylenme.

Onun dışında, 5 aydır yazmıyormuşum. 5 AY! Neden yazmıyorum? Çok yoğundum sevgili panpalar. Mayıs ayında Almanca sınavım için çok çalışmaya başladım ve onun stresi, ev aramak, taşınmak, Türkiye'ye gitmek ve okulun başlaması derken böyle klavyemin başında oturup tıkır tıkır yazamadım. Ama kağıt kalem kullanarak yazmaya başladım ki, hepinize tavsiye ederim. Güzel bir kağıt güzel bir kalem, öyle kendiniz kendiniz yazın.

Okula gidip bol bol fotoğraf çekip burada beyle okulumla hava atayım diyorum. Stuttgart'ı da tanıtmak lazım. 2 yılın sonunda, şu anda, okuluma başladım ve her şey düzgün gidiyor. O nedenle kafamı kaldırıp etrafıma daha fazla bakıyorum artık, paylaşmak lazım böyle şeyleri.



Güzel bir şarkı, dinleyin seversiniz bence.


Şöyle oldu böyle oldu, bu yazı da sona geldi. 



SON

23 Mayıs 2013 Perşembe

Çamaşır

Judgment Day
Aileden ayrılıp tek yaşamak zor iş. Bunun farkındaydım ama, gerçekten sorunlarla karşılaşıncaya kadar pek önemsememiştim. Bilmediğim bir çok şeyi deneyerek öğrendim. Mesela, Tereyağı yüksek sıcaklıkta yanıyormuş. Bu benim ilk tecrübelerimden birisi olmuştu.
Ama asıl sorun yaşadığım kısım, evde annemin her defasında özenli ve düzenli bir şekilde yaptığı çamaşır yıkama eylemiydi. Öncelikle giyecek son tişörtüme kadar giyip, bütün erteleme hakkımı kullanmıştım. Önce makineyi cepheden gördüm, yaklaştığımda, her gün evimde önünden sorunsuzca geçtiğim ve herhangi bir ehemniyet vermediğim bu makineyle artık Tarzan-Ceyn'cilik oynuyorduk. Makineye bu kadar yabancı olmamın yanı sıra, üzerindeki yazılar da Almancaydı ki bu savaş demekti! Hemen en güçlü silahıma sarılıp ablamı aradım. Henüz Almanca'yı doğru düzgün okuyamazken, karşımdaki şeyi tarif etmem ve yönergelere ulaşıp bu savaşı kazanmam lazımdı. Ablam'ın yardımıyla, "A" programında, 40 derecede yıkamam gerektiğini öğrendim ve zafer benim oldu. Muştu. Bu geceye kadar.
O zamandan sonra, çamaşır yıkamak benim için seyrek aralıklarla gerçekleşen sonunda hoş kokulu ve özlediğim eski tişörtlerime kavuştuğum bir olay haline geldi.
Rise of the Machines
Aylar süren beklemeden sonra (aylarca yetecek kadar tişört ve iç çamaşırı depoladım geçtiğimiz iki yılda) bir kez daha karşı karşıyaydık seninle. Çamaşır ayırmak zor iştir. Genel kural, ablamın dediğine göre, "Kırmızıdan koyular koyu, açıklar açık renk". Bu net ayrıma rağmen yine de her çamaşır günü annemi skype'dan arayarak çamaşır ayırdım ve artık bu işi kendim yapabilirdim(TABİKİ YAPAMADI). Koyu renklileri makineye doldurduktan sonra, ki 2 makine parası vermemek için makineyi ağzına kadar doldurdum, çalıştırdım, bitmesi gereken zamanda geldiğimde 2. yıkamaya geçmişti ve burada bir yanlışlık olduğunu anladım. Makine, yıllar sonra gelen intikamla kıyafetlerimi esir almış, hunharca bir daha bir daha yıkıyordu. Elim kolum bağlanmıştı, hüzünle yeni sıkılmış çamaşırlarımın bir kez daha ıslatılıp, döndürülmesini hayretle izledim. -Şair burada uzun zamandır yazmadığı için okuduğu bütün kitaplardan bazı bölümleri kusmakla meşgul- Kısaca, -şair burada sıkıldı ve uyuması lazım, hikaye de daha ilginçleşmiyor zaten- bugün koyu renkli sandığım bir çok dostumu, belki sevişirim donum dahil :(, bir ton soldurdum. Kendilerini askıya asarken, o canlı mavileri, yeşilleri hüzünle andım.
Bütün renkler aynı hızla soluyordu, birinciliği beyaza vermediler bu sefer :(




Not: Sıkıntıdan atlamışım, nerede yanlış yaptım lan? Makineyi ağzına kadar doldurmak mı yanlış(zaten bütün tişörtlerin ağzına sıçıldı) yoksa acaba yanlıklıkça iki yıkama poroğramına bastığım için mi böyle oldu? Yoksa sadece renkleri yanlış mı koymuşum?

5 Şubat 2013 Salı

Şundan Bundan


Aslında bunu tvit tvit, 140 karakter 140 karakter mi yazsam diye düşündüm, ama vazgeçtim. Farkettim ki gevezelik yapmak istediğim çok şey var ve 140 karaktere sıkışmak yerine blogumun engin çayırlarında çırılçıplak koşmak daha cezbedici geliyor. Aslında çok özel bir şey üzerine yazmayacağım, ama 2 saattir almanca yazı yazdığım için, içimdeki türkçe yazma aşkı depreşti. Uzun zamandır da bloga yazmıyordum.

Bu yazıda yazacaklarımı, yemeği hazırlarken düşündüm, yemeği fırına koydum ve pişene kadar da bitirmeyi hedefliyorum. 

1 başlığı altındakiler söylemek istediğim fikirlerim tarzındayken, 2 başlığı altındaki şeyler aslında tamamen benim kafamdan geçen ve başkasının bilmesinin gerekmediği düşünceler.

1


Öncelikle, şuradan başladı kendi beyin fırtınam;
Eğer bir konuda bir fikir beyan edecekseniz, öncelikle o konu hakkında son zamanlardaki haberleri okudunuz mu, buna dikkat edin. Ama asıl dikkat etmeniz gereken şey, bu konu hakkında yeterince etraflıca düşündünüz mü? Düşünmek çok güzel bir eylem, sık sık gerçekleştirmek lazım. Almanya'daki hayatımın kontrolü kendi ellerimde olduğu için düşünmek için vaktim oluyor. Eğer „Evet, düşündüm! Şimdi konuşacağım!“ derseniz, son bir şeye dikkat edin, bunu ne zaman düşündünüz? Size tavsiyem son 1 ay içerisinde değilse düşüncenizi dillendirmeden önce biraz daha düşünün. Gece yatmadan önce geçmişe bakıp „Neden böyle demişim orada lan?“ derim ben bazen, siz de diyorsunuzdur tahminimce. Ya da tam fikirlerinizi dökmüş yardırırken, bir anda aslında fikirlerinizin bir boşluğunu farkedebilir, konuşma yaptığınız insanlar bunu farketmesin diye çaba içine girebilirsiniz. Eğer tam o an durup „Durun lan şunu düşünmemişim, o zaman bütün bu dediklerim yanlış“ diyecek özgüveniniz varsa, ki benim her zaman olmuyor, o an onu diyin. Son olarak eklemek istediğim, eğer bir konuda fikrinizi değiştirmeye açık değilseniz, o konuda tartışmayın. „Hacı, bu saatten sonra ne sen benim fikrimi değiştirirsin ne ben senim.“ şeklinde bir tartışmanız noktalanıyorsa sizin harcadığınız zamanın amına koyayım. Niye boş boş konuştunuz o zaman.

Bunu düşündükten sonra, ne kadar ukala bir insan olduğum aklıma geldi. Etrafımda bunu yüzüme söyleyen insanlar da var. Sağolsunlar. Onlar beni her uyardığında ben davranışlarımı biraz daha düzenlemeye çalışıyorum. Bu ukalalığım çoğunlukla karşımdaki kişiye şaka yapmamla ortaya çıkıyor ve kimi zaman karşımdaki kişiyi kırabiliyorum. Bugüne kadar kırdığım kişilerden özür dilerim. Ama bunu yaparken böyle bir şeyi asla ama asla amaçlamadığımı bilin. Evet, bu konuda kendimi düzeltmek için hala çabalıyorum. Böyle durumlarda, annem bana „Ukela“ der. Güzel bir tonlamayla söyler bunu. Ama bazen annemin de kalbini kırdığım oluyor ve ana yüreği, gidip özür dilediğimde düzeliyor her şey. Özür dileyene kadar trip de atıyor ama.

2


Annem bana bazen de „Ayu“ der. Hayır annemin kelimeleri doğru telaffuz etmekle ilgili bir sorunu yok ama, bazen kelimeleri böyle deforme ettiğinizde daha özel bir anlam kazanıyor bence. Boyu 180 cm'in üzerinde olan herkes, ergenlikte el, kol, güç koordinasyonunu sağlamakta zorlanmış ve sağı solu devirmiştir. Bazen de görgü kurallarını karşımızdakiyle olan yakınlık derecemize bağlı olarak yok saymışızdır. Bunu abarttığımda da annem bana „Dağ Ayusu“ der. Çok sempatik değil mi.

Son olarak hoşuma giden bir şeyden bahsedeyim, ki bu sizi hiç ilgilendirmiyor, ailede herkes bana farklı bir şekilde sesleniyor. Yani, mesela ablamın iki adı var, ve biz bir aile bilinciyle ablama herkesin seslendiği adla değil, diğer adıyla sesleniyoruz. Ama benim öyle bir durumum olmadığı için mesela annem bana „Ayu, Ukela“ gibi duruma uygun sıfat ve isimlerle seslenirken babam „Do“ der. Hatta bunu uzatır „dooooooooooooooooooo“ şeklinde söyler. Uzatınca bek bir pratikliği kalmıyor. Ablam da bana „Dogiş“ der. Bu da çok hoşuma gidiyor. Ablamla aramdaki ilişki bence çok güzel.


Evet, buraya kadar okuduysanız, iyi, güzel. Çok bir şey yoktu bölüm 2 de, öyle içimden geçenleri yazdım. Zaten Blogun amacı bu değil mi? Resimsiz yazılar çok tipsiz olduğu için, aşağıya istanbula son gelişimde arkadaşlarımla çekilmiş güzel bir fotoğrafı ekliyorum.

Vazgeçtim ondan, bunu geçen gün buldum, çok güzel bir masaüstü resmi olabilir bence. Fight Club güzel film.
  Son not, yemek pişene kadar bitti vallahi.